Bilişsel Çelişki

İnsanlar temel inançları ile çelişen bir durumla karşılaşırlarsa, aşırı bir rahatsızlık ve zihinsel stres yaşarlar. Buna bilişsel çelişki (cognitive dissonance) denir. Leon Festinger’in bilişsel çelişki kuramı, insanların iç çelişkilerini çözme biçimine odaklanmıştır. Festinger hipotezini iki temel üzerine oturtmuştur. Birincisi, çelişki sonucunda psikolojik olarak rahatsızlık duyan kişi çelişkiyi azaltmak ve kendi içinde uyum sağlamak arayışına girer. İkincisi, çelişki aşikar olarak ortadaysa bunu azaltma çabalarının yanı sıra kişi aynı zamanda bu çelişkiyi ortaya koyan bilgi ve durumlardan aktif olarak kaçınma yolunu seçer. Böyle bir durumda imkan verse dış gerekçelere sığınır, eğer buna imkan yoksa kendisi gerekçe üretir.


Kendine yalan söylemek

Zihinsel çelişki kuramı, insanların kendi beklenti ve tutumlarıyla gerçek dünya arasında sürekli olarak uyum aradıkları esasına dayanır. Bu nedenle insanlar bir çelişkiye düştüklerinde kabullerini ve davranışlarını uyumlu hale getirerek bu çelişkiyi azaltmaya çalışırlar. Böylece sağlanan uyumla psikolojik gerginlik azalır. Örneğin tatlıyı seven ve diyet yapmaya karar veren bir insan, Festinger’e göre kendisine tatlı ikram edildiğinde yaşadığı çelişkiyi üç yolla azaltabilir. Birincisi, kavrama yüklediği anlamı, dolayısıyla davranışını değiştirebilir. “Tatlı bana zararlı” der ve tatlı yemekten bütünüyle vazgeçer. İkincisi, karşılaştığı duruma yüklediği anlamı değiştirebilir. “Arada sırada kaçamak yapmanın bir zararı yoktur” der. Üçüncüsü, tutumunu veya aldığı kararı yeni kavramlarla yorumlayarak davranışını meşrulaştıracak koşullar oluşturur. “Günde yarım saat egzersiz yaparım ve tatlı yeme hakkımı kullanırım” der ve tatlıyı yer. Zihinsel çelişkiyi önlemek ve gerginliği azaltmak için en sık ikinci yöntem kullanır. Bu durumda kişi durumu yeniden ve farklı bir şekilde yorumlar. Örneğin, sigaranın zararlı olduğu gerçeğini reddedemeyen bir annenin şöyle dediğini duydum: “Hayatım o kadar düzenli ve iyi anne olmak için o kadar çok çaba harcıyorum ki, bu kadarcık yanlış yapma hakkını kendime veriyorum.”

İnançlarımız, sorgulamadığımız temel kabullerimizdir. Bunlar en derindeki değerlerimiz aracılığıyla davranışa yansır. Dünyayı ve olayları inanç ve değerlerimize göre algılar ve yorumlarız. Bu nedenle insan temel inançlarıyla çelişen yeni bir durumla karşılaştığında gerginlik yaşar. Bu inancın bedeli ne kadar ağırsa, kişinin inançlarını değiştirerek bu çelişkiyi çözmesi o kadar zorlaşır. Dolayısıyla, kişi ortaya çıkan durum veya olguyu reddetme, yalanlama ve değiştirme yoluna gider. Bu arada kendi inancında olan insanların desteğini arayarak başkalarını ikna etmeye ve taraftar toplamaya çalışır.

Bilişsel çelişki kavramını ortaya koyan Leon Festinger, 1956 yılında yayınladığı Kehanet Boşa Çıktığında (When Propechy Fails) kitabında dünyanın UFO’lar tarafından işgal edilip kıyametin kopacağı ve sadece kendilerinin hayatta kalacaklarına inanan bir tarikatı anlatmıştır. Tarikat üyeleri, liderlerinin kendilerini topladığı yer ve saatte UFO işgalinin gerçekleşmeyip kıyametin de kopmadığını, dünyanın da yerli yerinde durduğunu görünce kuvvetli bir zihinsel çelişki yaşamışlardır. Bu durumda, enayi yerine konduklarını, servetlerini boşa harcadıklarını ve aldatıldıklarını kabul etmeleri gerekir. Ancak tarikat üyelerinin çok büyük çoğunluğu, bu fiyaskoyu liderlerinin de yardımıyla farklı bir şekilde çözmüştür. Onlara göre uzaylılar, tarikatlarını ödüllendirmek ve onları güçlendirmek için ikinci bir şans vermiştir ve daha çok insanı ikna ederek kurtarmaları için kıyameti ertelemiştir. Böylece grup kendini toplamış ve daha fazla taraftar edinmek için harekete geçmiş, bunun sonucunda da gücünü daha çok artırmıştır.

Günümüzde bir taraftan kuvvetle ve yüksek sesle ileri sürülen yolsuzluk söylentileri, diğer taraftan ise bunun komplo olduğu iddiaları aynı güç ve yüksek tonda dile getirilmektedir. Yapılan kamuoyu araştırmaları ise iktidar partisinin yolsuzluk söylentilerinden, “yelin kayada yaptığı aşındırma” ölçüsünde etkilendiğini ortaya koymaktadır. Yakın zamanda yapılmış bir araştırma, iktidar partisi seçmeninin sadece yarısının rüşveti kabul ettiğini, ancak yine de bu durumun oy tercihlerini değiştiremeyeceğini ortaya koymuştur. Bu gelişmeler psikoloji disiplinin ortaya koyduğu önemli bir kavram konusunda sistemli bilgiye sahip olmayanları şaşırtmakta ve “halkın zekası” konusunda tartışmalara neden olmaktadır.

Taraftar olmak

Spor medyasında Fenerbahçe’nin adının karıştığı şike olayıyla ilgili olarak da benzeri bir durum söz konusudur. Fenerbahçe taraftarı olmayanlar, dinleme kayıtlarından ortaya dökülen bilgilerden yola çıkarak, maç sonuçlarını etkileme girişimleri konusunda hiç şüphe duymamaktadır. Diğer taraftan takımlarına gönülden ve samimi duygularla bağlı olan taraftarlar; ya olayın bütünüyle komplo olduğunu ve belirli çevreler tarafından “tezgahlandığını” ya da girişimlerin sahaya yansımadığını ve dolayısıyla ortada şampiyonluğa gölge düşürecek bir durum olmadığına inanmaktadır.

Gerek siyasi, gerekse spor alanında yaşanan her iki durumda da, olayların alevlenmesinden bir süre sonra ortaya çıkan gerçekler ne olursa olsun, taraflar fikirlerini değiştirmemişler, tam tersine ortaya çıkan her yeni bilgiyi kendi görüşlerini güçlendirecek bir kanıt olarak değerlendirmişlerdir. Bunun nedeni insanların önemli konularda karar verirken kendilerine sordukları üç soruyla ilgilidir: 

1) Ben kimim? 
2) Bu nasıl bir durum? 
3) Benim gibi biri bu durumda ne yapar? 

Bir futbol taraftarı olmak akıl ve mantıkla ilgili değil, duygularla ilgili bir seçimdir. Bu nedenle Fenerbahçe taraftarı olan bir kişinin “benim takımım şike yaptı” ve “haksız bir şampiyonluk elde etti” demesi imkansıza yakın biçimde zordur. Bunun yerine “hayır yapmadı”, “başkaları da yapmıştı”, “Türkiye’de herkes yapıyor”, “biz şike yaptığımız için değil birileri bize düşman olduğu için bu duruma düştük” diyerek zihinsel çelişkiyi ortadan kaldırır. Bu gerekçeleri ne kadar yüksek sesle ve sık tekrar ederse, kendisi de o kadar çok inanır. Benzer durum siyaset alanı için de geçerlidir. 

Sonuç

İnsanlar önemli bir konuda karar verirken mantıki gerekçelerle değil, temelini yukarıda sıraladığımız üç sorudan alan kimlikleriyle ilgili karar verirler. Bu süreçte mantıklı bir akış, fayda ve maliyet hesabı yoktur. Kimlik sadece sanıldığı gibi ırk, milliyet, din ile sınırlı değildir. İyi anne-baba kimliği, iyi taraftarlık kimliği, iyi Müslümanlık kimliği, iyi Atatürkçülük kimliği, çağdaş insan olma kimliği gibi farklı alanlarda da karar süreçlerinde belirleyicidir. Bu nedenle bir insanın kimliğini ihlal eden değişim çabaları başarısız olur.

Türkiye’de yaşanan politik ve sportif gerilim bu bilgiler çerçevesinde incelendiğinde, sağırlar diyaloğunun nedeninin anlaşılması daha kolay olacaktır. Böylece, oluşturulacak stratejilerin ve gelecekle ilgili beklentilerin daha gerçekçi temellere dayanmasını mümkün kılacaktır.

 

KAYNAK: acarbaltas.com